Her şehirde olduğu gibi Tekirdağ merkezde de trafik ve özellikle park sorunu yaşanıyor.
“Tekirdağ merkez” dememin bir nedeni var. Yazılarımız gazeteyle birlikte internet sitemizde de yayımlanıyor.
Adı üzerinde internet bu. Amerika’dan bile okuyanlarımız var. Eğer sadece “Tekirdağ” deseydim işin içine Çorlu ve Çerkezköy de girecekti.
“Tekirdağ’ın en büyük ilçeleri Çorlu ve Çerkezköy’de de aynı durum var.” diyeceksiniz. Haklısınız. Ama yiğidin hakkını verip “Tekirdağ merkez” demem gerektiğini düşündüm.
Neden “yiğit” dediğimi de anlatayım… Liman kenti olmak önemlidir. Daha da önemlisi Bisanthe ve Rodosto gibi binlerce yıllık isimlere sahip olmaktır.
Osmanlı’dan kalma tarihi eser pek yok ama Valilik Binası, Namık Kemal Evi ve Rakoczi Müzesi şehrin hafızasını yaşatmaya devam ediyor.
Osmanlı’nın Tekirdağ’ı adeta bir misafirhane gibi kullandığını da biliyoruz. Bunu Macar Prensi II. Ferenc Rákóczi’nin Tekirdağ’daki sürgün hayatından ve yardımcısı Mikes Kelemen’in yaklaşık üç yüz yıl önce yazdığı mektuplardan öğreniyoruz.
Bunları neden anlatıyorum? Çünkü son yıllarda zaman zaman Çorlu’nun, hatta Çerkezköy’ün il olması gerektiği konuşuluyor.
Elbette gelişmek güzeldir. Ama il olmak da öyle kolay olmamalıdır. Tarihiyle, kültürüyle, kimliğiyle, geçmişiyle bir bütün olmalıdır.
“Bu kadar sorun arasında konu bulamadın mı?” diyenler olabilir. İnanın ben hâlâ merkez ilçenin adının Süleymanpaşa olmasına tam alışamadım. Çünkü ben 1990 yılında Süleymanpaşa’ya değil, Tekirdağ’a geldim.
Aslında tutucu biri değilim. Aksine yeniliklere açığımdır. Deprem riski olmasa gönül rahatlığıyla Trakya’nın en güzel şehirlerinden birinin Tekirdağ olduğunu söylerim.
Tarih derseniz Edirne… Sakinlik derseniz Kırklareli…Yaşamak derseniz Tekirdağ…
Gelelim trafik meselesine… Çarşı merkezde park yeri bulmak artık tamamen şansa kaldı. Bazen otoparklarda bile boş yer olmuyor.
Sorun sadece çarşı merkezde de değil. Bizim gibi iş yeriniz hastaneye yakınsa daha büyük sıkıntı yaşıyorsunuz demektir. Çünkü hastane çevresinde herkesin bir telaşı oluyor. İlk boş gördüğü yere aracını bırakıp hastaneye koşuyor.
Elimizden geldiğince idare ediyoruz ama insan kendi iş yerinin önünde, üstelik yanlış yöne park edilmiş araçlar yüzünden yer bulamayınca ister istemez canı sıkılıyor.
Doğrusu sadece telaşlı olduğumuz zamanlarda değil, normal halimizde de aynı hataları yapıyoruz. Bazı araçların ön camında telefon numarası oluyor.
Arasan bir türlü…Aramasan bir türlü… Çünkü karşınıza nasıl bir insan çıkacağını bilmiyorsunuz.
Ara sokaktan ana caddeye çıkarken yol kenarına park edilen araçlar yüzünden geleni gideni göremiyorsunuz. Mecburen aracın burnunu biraz öne uzatıyorsunuz.
Şanslıysanız hızla gelen motosiklet sürücüsünün anlayışlısına rastlarsınız. Şansınız yoksa küfür işitmeniz an meselesi… Hem de en ağırından…
İşte o anda okuduğunuz şiirin de, dinlediğiniz şarkının da hiçbir anlamı kalmıyor.
En güzeli sosyal medyada gülen bebek videoları izlemek… “Hanimiş benim kızım?” diyen annesine kahkahalar atan bir bebeği…
Ya da yeni yürümeye başlamış, iki adım ötedeki annesinin eline ulaşmaya çalışan bir bebeği…
İnsan ister istemez gülümsüyor.Çünkü galiba birçoğumuzun o bebeklerden pek farkı kalmadı.
Biz de içtenlikle bir elin uzanmasını bekliyoruz. Bir büyüğün ya da devlet babanın; “Hanimiş benim vatandaşım?” “Hanimiş benim emeklim?” “Hanimiş benim çalışanım?”demesini bekliyoruz.
Uzattığımız eli tutmasını…Sorunlarımızı dinlemesini…Kendimizi yalnız hissettirmemesini…
Ne yazık ki bunların hiçbiri olmuyor. Trafikte de, hayatta da aynı duyguyla baş başa kalıyoruz.
Kalabalığın içindeyiz… Ama çoğu zaman kendimizi yapayalnız hissediyoruz.