Sinan… Arapça kökenli bir erkek ismi. Anlamı “mızrak ucu”, “süngü”, yani silahların sivri ucu.
Gücü, kararlılığı ve hedefe odaklanmayı çağrıştırıyor. Türk tarihine damgasını vuran Mimar Sinan sayesinde de bu isim bambaşka bir değer kazanmış.
Böyle tarihî anlam taşıyan isimleri ve soyadlarını oldum olası severim. Örneğin “Karaokçu” soyadını taşıyan bir tanıdığım var. Bana göre son derece asil bir soyadı.
Aslında anlatmak istediğim kişi ise Doç. Dr. Sinan Bey… Kardiyoloji uzmanı.
Özel bir hastanede görev yaptığı için ülkemizin gerçeklerinide göz önünde bulundurarak kendisine ulaşmanın herkes için kolay olmadığını biliyorum. “Ulaşabilenlere ne mutlu.” diyeceğim ama bunu gönül rahatlığıyla söyleyemiyorum.
En doğrusu, “Allah böyle hekimleri başımızdan eksik etmesin.” demek.
İsminin hem sözlükteki anlamını hem de mecazi anlamını sonuna kadar taşıdığına inanıyorum. Mesleğinde son derece kararlı, dikkatli ve işini ciddiyetle yapan bir hekim.
Şu anda doçent. İnşallah en kısa zamanda profesör olduğunu da görürüz.
Yazılarımı takip eden emekli bir Kültür Müdürü ağabeyim bana, “Yazdıklarını içinden gelerek yazıyorsun.” demişti.
Bu söz gerçekten çok hoşuma gitmişti.
Beni uzun zamandır takip edenler bilir; ben kimseyi gereksiz yere ne överim ne de yererim. Ayrıca bir tıp doktorunun mesleki yeterliliği hakkında “Hakkını veriyor ya da veremiyor.” gibi bir değerlendirme yapmayı doğru bulmam. Daha doğrusu böyle bir düşünce aklımdan bile geçmez.
Ama normal şartlarda herkesin hakkını teslim etmeye çalışır, gördüklerimi yazarım.
Daha önce Tekirdağ Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi hakkında da yazmıştım. Hastanenin temizliğinden, doktorların ve hemşirelerin ilgisinden söz etmiş, eşimin on bir dişini büyük bir rahatlıkla çeken diş hekimini de övgüyle anmıştım. Ancak devlet hastanesi olduğu ve gereksiz bir yoğunluk oluşmasını istemediğim için adını özellikle yazmamıştım.
Bunları yazarken aklıma yemek eleştirmeni Vedat Milor geldi. Bir gün televizyonu açtığımda Tekirdağ’da küçük bir köfteciyi ziyaret ettiğini izledim. Ekmek arasında yediği Tekirdağ köftesinin fabrikasyon olmadığını, tamamen el yapımı olduğunu özellikle vurguluyor ve çok beğendiğini söylüyordu.
O dükkânın önünden yıllarca geçmiş olmama rağmen hiç uğramamıştım. Ertesi sabah merakıma yenik düştüm ve gittim. Bir de ne göreyim… Dükkânın önünde uzun bir kuyruk vardı.
İşte o gün, güvenilir bir kişinin tavsiyesinin insanlar üzerindeki etkisini bir kez daha görmüş oldum.
Benim bu yazımdan sonra özel hastanenin kardiyoloji bölümünde uzun kuyruklar oluşacağını elbette düşünmüyorum. Zaten sağlık, köfteye benzemez (!) Kimse keyfinden doktora gitmez.
Ben Sinan Bey ile ani gelişen bir sağlık sorunu sayesinde tanıştım. İyi ki de tanışmışım.
Hatta garip gelecek ama… İyi ki o gün acillik olmuşum. Çünkü o gün yalnızca bir kardiyolog değil; hastasına güven veren, sakinliğiyle moral aşılayan, kendinizi emin ellerde hissettiren bir hekim tanıdım.
Bazen insanın iyileşmesi, doğru ilacı almadan önce güven veren bir doktora rastlamasıyla başlıyor. İşte bence hekimliğin en kıymetli tarafı da bu. Hastasına yalnızca tedavi sunmak değil, daha ilk anda ona güven verebilmek…