Bizim zamanımızda dünyayı kasıp kavuran müzik grupları vardı.
The Beatles’ın parladığı yıllarda daha küçüktüm ama yabancı müzik merakım o yıllarda başladı. Sonra The Temptations’ın “Papa Was a Rollin’ Stone” parçası geldi. Ardından Led Zeppelin, Deep Purple, Pink Floyd… Plaklar, kasetler, teypler… Gençliğimiz biraz da onların şarkılarıyla geçti.
Bugün dönüp bakıyorum da o müzisyenlerin hemen hepsi dede, babaanne, anneanne yaşına geldi. Bir Suzi Quatro vardı ki… Şimdiki hâlini görünce insan ister istemez hüzünleniyor.
Aslında onlar bizlerden sadece dokuz-on yaş büyük insanlar. Şimdi seksen, doksan yaşlarındalar. Biz de altmış beş, yetmiş yaşlarına geldik. Selfie çekerken kadınlar gibi çeneyi toparlayıp ışığı ayarlayamıyoruz. Sağdan çeksen olmuyor, soldan çeksen olmuyor. Sonunda fotoğraf, “Boşuna uğraşma, sen artık bir dedesin.” diye bağırıyor.
Şaka bir yana…Eskiler “her yaşın ayrı bir güzelliği var”. derdi. O eskidendi ne yazık ki şimdi her yaşın ayrı bir derdi oldu.
Elbette bugünlerde geçecek… Bu yaş meselesine biraz sonra döneceğim ama önce anlatmam gereken başka şeyler var.
Kim ne derse desin müziğin insan ruhuna dokunma gücü hiç değişmedi. Bu yabancı müzik konusu insanı ister istemez başka konulara da götürüyor.
Dünyaca ünlü keman virtüözü André Rieu’nun konser videolarını mutlaka izlemişsinizdir. Dikkat ettiyseniz izleyicilerin yaş ortalaması oldukça yüksektir. Gençler daha hareketli müzikleri tercih ederken, ileri yaştakiler daha sakin eserlerden hoşlanıyor.
Bizde ağıtlar varsa, onlarda opera aryaları var. Bizim ağıtlarımız nasıl yüreğe dokunuyorsa, onların aryaları da aynı duyguyu yaşatıyor. Çünkü her ezginin, her bestenin ardında ayrı bir hikâye var. Elbette kültürlerimiz de farklı.
Altay Dağları’nın eteklerinde keman, gitar ya da akordeon çalınmıyordu; kopuz çalınıyordu. Bugün bağlama dediğimiz saz, işte o kopuzun torunudur.
Biz bağlamayla yolumuza devam etmişiz, onlar kemanla, piyanoyla, akordeonla… Bizden Âşık Veysel çıkmış, onlardan Beethoven, Chopin… Kimsenin kültürü diğerinden üstün değil; sadece hikâyeleri farklı.
Bunları bilmek güzeldir elbette. En azından bir toplantıda ya da arkadaş sohbetinde ağzın açık dinleyen değil, konuşmaya katkı sunan biri olursun.
Ama aynı konuyu Kayı Kıraathanesi’nde ya da fabrika işçilerinin çıkmasını bekleyen servis şoförlerinin arasında açarsan kimse dönüp bakmaz. Büyük ihtimalle, “Bu ne anlatıyor?” der geçerler. İşin ilginç tarafı ise tam burada başlıyor.
Ne Kayı Kıraathanesi’nde ne de servis şoförlerinin arasında ülkemizdeki yüksek enflasyonun nedenlerini, gelir dağılımındaki adaletsizliği sağlıklı biçimde konuşabiliyoruz. Konuşsak bile herkes farklı bir sebep söylüyor.
Daha da ilginci var…Avusturya’da eğitim görmüş, İngilizceyi ve Almancayı neredeyse ana dili gibi konuşan, Beatles’tan Pink Floyd’a kadar bütün grupların tarihini ezbere bilen, Beethoven’ın hangi eseri kaç yılında bestelediğini anlatan insanlar tanıyorum.
Ama aynı insanlar, kendi ülkelerinde çocukların yatağa aç girdiğinden, ev kiralarının emekli maaşını geçtiğinden, asgari ücretlinin ay sonunu getiremediğinden, kısacası ülkesinin adeta yoksul ve mutsuz insanlar ülkesi haline geldiğinden habersiz…
Sonra da bunlara “entelektüel” diyoruz.
Bence burada bir yanlışlık var. Asıl kültür, Beatles’ın Led Zeppelin’in bütün albümlerini ezbere bilmek değildir. Asıl kültür, kendi ülkendeki bir çocuğun neden yatağa aç girdiğini merak etmektir.