Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde metruk bir binanın çatısına kuş yakalamak için çıkan birkaç çocuk, çevre sakinleri tarafından intihar girişimi sanılınca mahallede büyük bir panik yaşandı.
Vatandaşların ihbarı üzerine olay yerine jandarma ekipleri geldi. Yapılan incelemede çocukların sadece kuş yakalamak için metruk binanın damına çıktıkları anlaşıldı.
Haberi okuyunca çocukluğumuz geldi aklıma. Bizim de başımıza buna benzer olaylar gelmişti.
Yapımı devam eden bir inşaatın en üst katına çıkmış, bulduğumuz balya telini aşağı atıyorduk. Attığımız tellerden biri elektrik hatlarına takılınca bütün mahallenin elektriği kesildi. Tellerden çıkan kıvılcımları görünce korkudan en üst kattan aşağıdaki kum yığınının üzerine atlayıp kaçmaya başladık.
Tam kaçarken arkadaşlarımızdan biri kireç kuyusuna düştü. Beline kadar kirecin içine gömüldü. Hep birlikte çekip çıkardık, sonra yine kaçmaya devam ettik.
Ama suç mahallinden kaçmak o kadar kolay değilmiş.Yerde bıraktığımız bembeyaz kireç izleri bizi ele verdi. Saklandığımız boş kümese kadar o izleri takip edip buldular.
Çok korkmuştuk. Biraz azar işittik ama sağ salim olduğumuzu görünce herkes rahatladı.
Aradan elli yıldan fazla geçti. Şimdi o günü hatırladıkça gülüyoruz. Çerkezköy’deki o çocukların da jandarmayı görünce nasıl korktuklarını tahmin etmek zor değil. Eminim yıllar sonra onlar da bu olayı çocuklarına, torunlarına anlatırken gülümseyecekler.
Fakat beni düşündüren başka bir nokta var. Metruk binanın damında üç çocuk gören insanların ilk aklına neden “İntihar edecekler.” düşüncesi geldi?
Çünkü zaman kötü… Hani eskilerin “At izi it izine karıştı.” diye bir sözü vardır ya…
Gerçekten her şey birbirine karıştı. Hatırlayanlar bilir. Bir ara trafik ışıklarında su satan küçük bir çocuğun görüntüleri günlerce konuşulmuştu. Camını kapatan aileye attığı öfke dolu bakışlar hepimizi ürkütmüştü. Daha o yaşta bir çocuğun nasıl bu hale geldiğini tartışmıştık.
Arkasından 12-13 yaşındaki çocukların yaşıtlarını bıçaklayıp öldürdüklerine şahit olduk. Hatta bazı olaylarda saldırgan çocukların ailelerinin, hayatını kaybeden çocuğun ailesini tehdit ettiği haberlerini de duyduk. Demek ki mesele sadece çocuklar değil.
Asıl mesele, o çocukların yetiştiği ortam… O ortamın nasıl oluştuğu… Ve neden zamanında fark edilmediği…
Üzerinde durulması gereken o kadar çok yanlış var ki… Hal böyle olunca insanlar artık her olayın önce kötüsünü düşünüyor. Eskiden olsa metruk binanın damındaki çocukları görünce “Saklambaç oynuyorlar.” der geçerdik.
Bugün ise ilk akla gelen; uyuşturucu, intihar ya da başka kötü ihtimaller oluyor.
Asıl üzücü olan da bu. Sadece bu konuda değil, hayatın hemen her alanında vatandaşın kafası karışmış durumda. “Hadi biz olan bitenin farkındayız.” diyelim…
Beni asıl endişelendiren; farkında olmayanlar, sorgulamayanlar ve önüne gelen her şeye kolayca inananların olması.
İnsan bazen buna mı üzülsün, yoksa buna inananlara mı üzülsün bilemiyor.
“Her şeyi kafana takma.” diyorlar. Keşke mesele günlük küçük sıkıntılar olsa… Haberleri açın izleyin, bir taraf seviniyor, bir taraf kötülüyor… Ama kimse “vatandaşın gerçek derdine çare bulalım” demiyor.
Emeklinin, asgari ücretlinin hali “saldım çayıra Mevlam kayıra” misali…
Konu çocuklarımızın geleceği, toplumun huzuru ve yarınlarımız olunca insan kafasına takmadan nasıl yaşayacak?
Biraz geç oldu ama olsun. İyiliğin bir zirvesi olduğunu, kötülüğün dibinin olmadığını yetmişe iki kalmışken anladım.
Galiba bugün en büyük problemimiz, kötü olayların artması kadar, iyiyi, kötüyü, algıyı ayırt edemez hâle gelmemiz… İşte insanı asıl yoran hatta hasta eden de bu.