Yükleniyor
Tekirdağ Yükleniyor...

HER ŞEYİ BİLENLERİN ÇAĞINDA: “BİLMİYORUM” DİYEBİLME ERDEMİ-Eray Ancer

13 Haziran 2026 Köşe Yazıları
13 Haz 2026 10:39

HER ŞEYİ BİLENLERİN ÇAĞINDA: “BİLMİYORUM” DİYEBİLME ERDEMİ-Eray Ancer

Bugünlerde etrafımızda ne kadar çok “uzman” var, farkında mısınız? Tekirdağ sahilinde rüzgâra karşı yürürken, köşedeki bir çay bahçesinde soluklanırken ya da dijital dünyanın o bitmek bilmeyen akışında gezinirken kulağımıza hep aynı sağır edici gürültü çalınıyor: Her konuda kesin fikirleri olan, asla şüphe duymayan, her şeyi en iyi bildiğini iddia eden o yüksek perdeli sesler. Ekonomiden sağlığa, dış politikadan felsefeye kadar herkesin her an söyleyecek mutlak bir doğrusu var. İşte tam da bu “her şeyi bilme” krizinin ve zihinsel enflasyonun ortasında, 2400 yıl öncesinden gelen bir ses, Atina sokaklarından bugünün modern dünyasına eşsiz bir ders veriyor:

“Ben bilmediğimi bildiğim için, öteki insanlardan akıllıyım.”

Sokrates’in bu meşhur sözü, ilk bakışta bir kelime oyunu ya da kibrin farklı bir dışa vurumu gibi algılanabilir. Ancak felsefe tarihinin belki de en büyük aydınlanma anlarından birini barındırır. Delphi Kâhini, dönemin en bilge kişisinin Sokrates olduğunu söylediğinde, o buna inanmak istememiş ve bu iddiayı çürütmek için Atina’nın en yetkin, en bilgili kabul edilen insanlarıyla konuşmaya gitmiştir. Gecenin sonunda karşılaştığı manzara ise dehşet vericidir: Bu insanlar aslında hiçbir şey bilmedikleri halde, her şeyi bildiklerinden zerre şüphe duymamaktadırlar. Sokrates’in bilgeliği ise tam bu noktada, o büyük uyanışta başlar; o, kendi bilgisizliğinin sınırlarının farkındadır.

Bugün, bilgiye ulaşmanın saniyeler sürdüğü bu hız çağında, bilgi sahibi olmak ile “fikir sahibi olmayı” birbirine çok acımasızca karıştırıyoruz. Karşımıza çıkan birkaç gönderiyi okumak veya yüzeyde dolaşan birkaç veriyi ezberlemek bize derin bir anlama yetisi kazandırmıyor; sadece cehaletin en tehlikeli formu olan “sahte bir özgüven” pompalıyor. Bu sahte özgüven, yani o sarsılmaz “her şeyi bilme” sanrısı, öğrenmenin, gelişmenin ve birbirimizi gerçekten anlamanın önündeki en büyük, en kalın duvardır. Çünkü zihni ağzına kadar kendi doğrularıyla dolu olan, bardağı çoktan taşmış bir insana yeni hiçbir şey öğretemezsiniz. Kendi eksikliğini kabul etmeyen bir akıl, yeni bir fikre ve gerçek bir sorgulamaya sonsuza dek kapalıdır.

“Bilmiyorum” diyebilmek, günümüzün güç ve gösteriş odaklı dünyasında genellikle bir zayıflık, bir yenilgi ya da eksiklik olarak etiketleniyor. Oysa hararetli bir tartışmanın ortasında ya da önemli bir karar aşamasında “Bu konuda yeterli bilgiye sahip değilim, fikrim yok” diyebilmek, devasa bir entelektüel cesaret ve büyük bir ahlaki olgunluk gerektirir. Bu, gerçeğe duyulan sarsılmaz saygının, kendi egomuza duyduğumuz sevgiden çok daha büyük olduğunun ilanıdır.

Belki de toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şey, o bitmek bilmeyen haklı çıkma ve kürsüden konuşma hırsımızı bir kenara bırakıp Sokrates’in o asil cehaletine sığınmaktır. Yeni İnan’ın sayfalarından şehrimizin sokaklarına, mahallemizden dünyamıza bakarken, kesinliklerin kibrinden sıyrılıp şüphenin o geliştirici ve mütevazı sularına yelken açmalıyız. Çünkü hakikate giden yol, “Ben her şeyi biliyorum” diyenlerin yeri göğü inleten kibirli adımlarıyla değil; “Henüz bilmiyorum ama öğrenmeye hazırım” diyenlerin sessiz, bilge ve kararlı yürüyüşüyle aşılır.