Tekirdağ tarihi valilik binasının bahçesindeki dut ağaçlarını bilmeyen yoktur.
Her yıl bu zamanlar, yani kiraz mevsiminde, dut ağaçlarının meyveleri de olgunlaşır.
Bildiğim kadarıyla o dutları kimse toplamaz. Altından geçenler etrafta kimse yoksa çaktırmadan bir iki tane koparıp tadına bakar o kadar. Geri kalan dutlar yere düşer.
Yere düşen dutlar ayaklar altında ezilir, sinek yapar, kısacası kötü bir görüntü oluşturur. İşte o zaman yetkililer devreye girer ve dut ağaçlarının altı temizlenir.
Dün o temizlik günlerinden biriydi. Yerdeki ezilmiş dutlar suyla yumuşatılmış, ardından çek çek yardımıyla mazgallara doğru süpürülüyordu. Ben de o sırada oradan geçiyordum.
Otobüs durağında bekleyenler gelen otobüse yönelince valilik bahçesine adım attım. Kaldırım kenarındaki mazgal kapağına basar basmaz kırık kapak karadut suyunu üstüme fırlattı.
Etrafıma baktım, kimse fark etmemişti. Yürümeye devam ederken tanıdığım bir kuyumcunun kapı önünde sohbet ettiği kişiye “Yok hayır be…” dediğini duydum.
Trakya’da özellikle kırsal kesimde çok kullanılan bir sözdür bu. “Yok hayır be” demek, işlerin pek yolunda gitmediği anlamına gelir.
Gerçekten de bugünlerde kime sorsanız aynı cevabı veriyor. İyi gidiyor diyenlerin sayısı oldukça az.
Hükümet Caddesi’ndeki hareketli bir dükkâna girdim. Dut lekeli pantolonumu burada da kimse fark etmedi.
Bu dükkânın sahibi yıllar önce iş yerini tadilat nedeniyle başka bir yere taşımıştı. Tadilat bitince eski dükkânı yüksek kirayla başkasına vermeyi düşündüler. Ama taşındıkları yerde umduklarını bulamayınca kısa sürede onlar da “yok hayır be” demeye başladılar.
Derler ya; köşe mi satar, köse mi? Elbette köşe satar. Süleymanpaşa’da hiçbir yer Hükümet Caddesi’nin yerini tutmaz. Zaten bu yüzden iş yeri kiraları İstanbul’un Şişli’siyle, Osmanbey’iyle yarışıyor.
Tekirdağ’da neredeyse her şey pahalı. Düşünsenize hem yüksek enflasyon var, hem de yaşadığınız şehir diğer şehirlere göre pahalı.
Örneğin ev kiraları. En düşük ev kirası bile emekli maaşı, asgari ücret kadar. Üstelik o evlerin çoğunun depreme dayanıklı olup olmadıkları da tartışılır. Yani yine yok hayır be.
İşin ilginç yanı, hayat pahalı olmasına rağmen buraya gelenlerin çoğu geri dönmüyor. Tam tersine kalıyor ve yerleşiyor. Bu yüzden şehrin nüfusu her yıl biraz daha artıyor.
Tam bu noktada aklıma “Papa’ya Gidelim” başlıklı yazımdaki papazın laneti hikâyesi geldi. Merak edenler 59.COM.TR’de yayımlanan o yazıya göz atabilirler.
Uzatmayayım…Hükümet Caddesi’nde uzun süre dolaştım. Baharatçıya uğradım, Bedesten’de, pandemi günlerinde maske takması için çok uğraştığım esnafla çay içtim. Çay içerken televizyon açıktı ve siyasi haberler vardı. Ne düşünüyorsun? dedim “ben anlamam” dedi. Yine yalnız kalınca bu konuda da “hayır yok be” dedim
Hâlâ kimse dut lekeli pantolonumu fark etmedi iyi mi. Son olarak mahalledeki üç harfli markete girdim. Kasadaki genç kıza:— Dut lekesi çıkar mı kızım? diye sordum.
— Çok zor çıkar, dedi. Arkamda sıra bekleyen genç çiftten delikanlı gülerek:
— Paçayı kesin, yazlık şort yaparsınız, deyince… Ben de içimden sessizce:
— Yine yok hayır be… dedim.