Çocukluğumda nalbur dedemle İstanbul’a mal almaya gittiğimizde, Eyüp’te vapur düdükleriyle uyandığım o ilk otel odasını hiç unutmam. Sonra trenle gidilen Ankara düğünleri, İzmit’teki masa tenisi şampiyonası, derken iş güç için kalınan Nevşehir ve Antalya otelleri…
Hepsi eskide kaldı. Şimdi bırakın seyahati, hiçbir yere kıpırdayacak ne şartımız var ne de hâlimiz.
Geçenlerde okuduğum bir haber beni yeniden otel konusuna götürdü. Japonya’daki “Nishiyama Onsen Keiunkan” oteli, MS 705 yılından beri, tam 1321 yıldır aynı aile tarafından kesintisiz işletiliyormuş.
Bu bilgi beni hem şaşırttı hem de içimdeki o çok sevdiğim merak duygusunu tetikledi.
Günümüz bilgi kirliliğinde ne yazık ki etrafımız araştırmayan, her duyduğuna inanan insanlarla dolu. Oysa merak edip araştırınca gerçeğe ulaşmak mümkün.
Ben de bu merakla bizim otellerimizi araştırdım. Japonya’daki kadar eski olmasalar da bizdekilerin de her birinin arkasında muazzam bir yaşanmışlık var.
Yazar Sıla Uçan’ın bir derlemesinden de ilham alarak, Türkiye’nin hikâyesiyle büyüleyen tarihi otellerini sizler için kısaca özetledim:
“Four Seasons Sultanahmet (İstanbul)”: 1919 yapımı Neo-Klasik bir hapishaneyken otele dönüştürüldü. Nâzım Hikmet’in de kaldığı binanın girişinde hâlâ “İstanbul Tevkifhanesi” yazısını görebilirsiniz.
“Pera Palace (İstanbul)”: 1895 açılışlı otel; Atatürk, Hemingway ve Agatha Christie gibi isimleri ağırladı. Atatürk’ün kaldığı 101 numaralı oda bugün müze olarak korunuyor.
“Büyük Londra Oteli (İstanbul)”: Doğu Ekspresi yolcularının ilk adreslerinden biri olan, Haliç manzaralı bu nostaljik bina pek çok filme ve romana konu oldu.
“Sumahan on the Water (İstanbul)”: Boğaz’ın kıyısında, 1875 yapımı eski bir Osmanlı rakı, yani suma fabrikası. Her odası bir İstanbul semtinin adını taşıyor.
“Divan Çukurhan (Ankara)”: Ankara Kalesi’nin yanı başında, 16. yüzyıldan kalma bir kervansaray. Dünyanın kurtarılmayı bekleyen 100 anıt yapısından biriyken restore edilerek otele dönüştürüldü.
“Tarihi Yazmacılar Hanı (Tokat)”: 13. yüzyıl Selçuklu yapısı. Odalarında Tokat yazması motifleri hâkim. Tabanındaki cam korumalıklarla tarihe yukarıdan bakıyorsunuz.
“Kurşunluhan Hotel (Kastamonu)”: 15. yüzyılda kervanların konakladığı, ticaretin kalbinin attığı bu han, şimdilerde otantik bir otel olarak hizmet veriyor.
“Savon Hotel (Hatay)”: 1860’larda sabunhane ve zeytinyağı imalathanesi olarak inşa edilen, taş tonozları ve avlusuyla dikkat çeken bir Osmanlı mimarisi.
“The Museum Hotel (Hatay)”: Bina modern olsa da altında 2300 yıllık bir tarih yatıyor. Dünyanın en büyük tek parça zemin mozaiği dâhil binlerce tarihi eserin üzerinde konaklıyorsunuz.
“Şirehan Otel (Gaziantep)”: 1885’te İpek Yolu üzerinde, anıtsal kapılarıyla iki katlı bir kervansaray olarak yapıldı. Şehrin otantik dokusunu birebir yaşatıyor.
“Deliler Hanı (Diyarbakır)”: 1500’lü yıllarda siyah-beyaz taşlarla inşa edildi. Adını, Osmanlı’da hacı adaylarına rehberlik eden “deliler” grubunun burada konaklamasından alıyor.
“Cinci Han (Safranbolu)”: 17. yüzyılda İpek Yolu üzerinde kurulan, bir dönem esnafın depo olarak kullandığı devasa bir moloz taş yapı.
Değerli okuyucularım;
Süleymanpaşa’nın o meşhur heykellerine “put”, onları yapanlara da “putperest” diyenlerin bulunduğu bir ortamda; dünyanın en eski oteliyle, Hemingway’le ya da Agatha Christie’yle kimsenin ilgilenmeyeceğini biliyorum.
Yerel bir yazar olarak siyasi olayları, Süleymanpaşa Belediyesini, Büyükşehir Belediyesini, yolları ve çukurları yazmamın beklendiğinin de farkındayım.
Ancak bu yazıdaki amacım otel tanıtmak değil, “merak ve araştırma” duygusunu vurgulamaktı.
Çünkü merak etmek; bir şeyi anlamak, öğrenmek ve araştırma ihtiyacı duymaktır.
Biz araştırırsak doğru bilgiye ulaşırız. Araştırmadığımız zaman ise başkalarının söyledikleriyle yetinir, bazen doğruyla yanlışı birbirine karıştırabiliriz.
Özellikle geleceğimizi ilgilendiren hayati konularda kulaktan dolma bilgilerle yetinmeyip araştırmamız, sorgulamamız ve farklı kaynaklardan bilgi edinmemiz gerekiyor.
Bilmem anlatabildim mi?