Modern ilişkilerimizin, toplumsal hezeyanlarımızın ve bitmek bilmeyen hayal kırıklıklarımızın merkezinde, neredeyse kutsallaştırdığımız kocaman bir yanılgı yatıyor: “Eğer yeterince çabalarsam, onu değiştirebilirim.”
Bu yanılgı yüzünden yıllarımızı heba ediyor; dostluklarda, evliliklerde ya da iş ilişkilerinde karşımızdaki insanı kendi doğrumuza göre yontmaya çalışıyoruz. Ancak düşünce tarihinin en karamsar ama bir o kadar da sarsıcı gerçekçi filozofu Arthur Schopenhauer, o buz gibi dürüstlüğüyle karşımıza dikilip şu tokat gibi gerçeği yüzümüze vuruyor: “Başkalarını sayabiliriz, sevebiliriz ya da onlardan nefret edebiliriz. Fakat bir kişiye karşı böyle duygular beslememizin sebebi, o kişinin kendisidir, kimyasıdır, bedenidir ve bunun değişmesi mümkün değildir. O kişi, her ne ise odur.”
Schopenhauer’in bu sözü, günümüzün “herkes her şey olabilir” diyen o zehirli ve içi boş kişisel gelişim kültürüne atılmış felsefi bir bombadır. O, insanın özünün, yani doğuştan getirdiği o temel karakterin (kendi deyimiyle ‘İrade’nin) tıpkı parmak izi gibi değişmez olduğunu savunur. Bizler, insanların zamanla, eğitimle veya sevgiyle köklü bir şekilde değişebileceğine inanmak isteriz. Çünkü aksi bir ihtimal, kontrolün bizde olmadığı gerçeğiyle yüzleşmektir ve bu bizi ürkütür. Oysa gerçekte olan şudur: İnsanlar değişmezler; sadece koşullara göre yeni maskeler takmayı öğrenirler veya çıkarları gereği farklı davranırlar. Ancak kriz anlarında, o ilk kimya, o temel fıtrat mutlaka eski aslına rücu eder.
Filozofun “kimyasıdır, bedenidir” derken kastettiği şey, sadece biyolojik bir yapı değil; insanın dünyaya bakışını, tepkilerini ve ahlaki kapasitesini belirleyen o değişmez çekirdektir. Bir insana saygı duyduğunuzda, aslında onun o değişmez özündeki dürüstlüğe, o sağlam duruşa saygı duyarsınız. Birinden nefret ettiğinizde ise, onun özündeki kibre, bencilliğe veya sığlığa tahammül edemezsiniz. Duygularımız, karşımızdaki insanın o değişmez kimyasına verdiğimiz felsefi reaksiyonlardan ibarettir.
Peki, insanın değişmeyeceği gerçeği bizi umutsuzluğa mı sürüklemeli? Aksine, bu muazzam bir özgürleşme anıdır! “O kişi, her ne ise odur” cümlesini gerçekten idrak ettiğimiz gün, sırtımızdaki en ağır yükten, yani “başkasını düzeltme” hamallığından kurtuluruz.
Ağaçtan mermer yontmaya çalışmaktan vazgeçeriz. Bize zarar veren, toksik bir yapısı olan insanlara “Belki zamanla düzelir” diyerek ömrümüzü tüketmek yerine, onların o değişmez kimyalarını kabul edip kendi sınırlarımızı çizeriz. Karşımızdakinin kumaşının ne olduğunu bilmek, o kumaştan çıkmayacak elbiseler dikmeye çalışıp hayal kırıklığı yaşamamızı engeller.
Sonuç olarak; dünyayı ve insan ilişkilerini çekilmez kılan şey insanların hataları değil, bizim o insanların bir gün değişeceğine dair beslediğimiz o safdil beklentidir. Schopenhauer bize insanlardan nefret etmeyi değil, onları oldukları gibi görme cesaretini öğütler. Birini sevmek veya ondan uzaklaşmak, o kişinin hamurunu değiştirmeye çalışmakla değil; o hamurun sizin kimyanıza uyup uymadığını dürüstçe kabul etmekle başlar.
Çünkü ne yaparsanız yapın, gökyüzünü yeşile boyayamazsınız. O kişi, her ne ise odur.