TEKİRDAĞ’DA SOSYAL YAŞAM ibrahim uzun tekirdağda sosyal yaşam

Tekpara GPR RADAR El Yapımı Alan Tarama Dedektörleri - Metal Dedektörü - Altın Arama Çubukları Fiyatları - Rezistivite Cihazı Modelleri Dedektör Dünyası
İbrahim UZUN
TEKİRDAĞ’DA SOSYAL YAŞAM
02.12.2015


Traklar’dan itibaren Grek, Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini yaşayıp, Pers kralı Xerxes, Makedonya kralı II. Filip, Xsenefon, Alkibiades, Yavuz Sultan Selim ve Mustafa Kemal gibi devlet adamlarına ev sahipliği yapan, Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli sancaklarından Tekirdağ geniş bir kültür belleğine sahiptir. Stratejik konumu itibariyle liman kenti olarak çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapan Tekirdağ’ın sosyal yaşamı kentin şehir kültürünü oluşturarak kültürel hafızayı besleyen en önemli bir unsur olmuştur. Bu nedenle;  Traklar’dan başlayarak geniş bir yelpazeye yayılan Tekirdağ Kültürü içerisindeki sosyal yaşamı ele alırken, konunun boyutlarını göz önünde tutarak sadece belirli bir dönemini, 1870 yılından itibaren Tekirdağ sosyal yaşamını ele aldık.

Konu ile ilgili yaptığımız çalışma ele aldığımız tarihlerdeki kent kültür dokusunun zaman içerisinde nasıl değişime uğradığını da gösterecektir. Çalışmamızın odak noktası kent merkezi olup, merkezdeki sosyal yaşamın tarihsel veriler ışığında aydınlatılmasına yönelik, yaşanılan mekânlarla birlikte aktarılmasıdır. Kentin sosyal yaşamı geçmişten günümüze doğru anlatılırken, geçen süreç içerisinde kent kültür dokusunun da nasıl değiştiği algılanacaktır. Sosyal ve kültürel tarihi aydınlatan en önemli alan incelenen kentin sosyal yaşamıdır. Şehir yaşamının hemen hemen her türlü özelliğini yapısında barındıran Tekirdağ’ın sosyal yaşamı resmedilmeye çalışılırken, kent yaşamına canlılık katan kesitleri ele alındığında sosyal yaşamın kent insanlarını nasıl birbirine yaklaştırdığı daha iyi anlaşılacaktır.

ESKİ   TEKİRDAĞ’DA  AİLE YAPISI

Tekirdağ’da yaşayan aileler genellikle 4 -  7 kişi arasındaydı Türk aile yapısındaki bağların çok güçlü olması ailelerdeki birey sayısını arttırmaktaydı. Ana, baba ve çocuklardan oluşan ailede kızlar gelin olur, erkekler de evlenince baba evinden ayrılırdı. En küçük kardeş evde kalırdı. Ailenin her bir bireyi ailesine söz getirmemekle ve onun şerefini korumakla yükümlüydü. Ataerkil aile yapısı olduğu için,  herkes babaya itaat ederdi. Kadın evin iç
idaresinden ve çocuklarına iyi bir terbiye vermekten sorumluydu. Anne kızı doğar doğmaz çeyiz hazırlıkları yapardı, çünkü çeyiz ne kadar fazla ise, o kadar onur duyulurdu. Tarihsel süreç içinde yaşanan kültürel ve sosyal değişimler bu güçlü aile yapısının sağlamlığını değiştirememişti. Ailelerin oturdukları evler bütçelerine göreydi ve ahşaptı. Zengin ailelerin oturdukları evler konak ya da yalı adını alırdı. Haremlik selamlık şeklinde düzenlenmiş evlerin geniş salon ve odaları bulunurdu. Evlerin önleri öne doğru çıkıntılı cumbalarla kaplıydı. Kolordu Caddesi’ndeki Mustafa Kemal’in karargâh olarak 1915 yılında 19. Tümen’i kurmak için kaldığı Fıtnat Hanım ve şimdiki Hükümet Konağı’nın bulunduğu yerdeki Çelebi Ağa Konağı Tekirdağ’ın en büyük konaklarındandı. Bu evlerde hizmetçiler için ayrılan ayrı odalar bulunurdu. Uyku zamanı geldiğinde, yüklüklerden yatak, yorgan ve yastıklar çıkarılır, yere yapılan yataklara yatılırdı. Akşam vakti geldiğinde yemek zamanı herkes daha sonraları masaların yerini aldığı yer sofrasına otururdu.

ESKİ   TEKİRDAĞ’DA  MİSAFİRLİK  VE  ZİYARETLER

Misafirlik ve ziyaretler genellikle aynı inançtan olan aileler arasında yapılırdı. Doğumlar, evlenmeler, ölümler sonrası ve bayramlar ziyaretin başlıca nedeniydi. Komşu olan farklı inançtan kişilerin de birbirlerine oturmaya gittikleri görülürdü. Hristiyan inancına sahip olanlar aynı odada otururken, Müslümanlar ayrı odalarda otururdu. Küçük olanlar büyüklerinin ellerini öperdi. Eve erkek girdiğinde kadınlar başka odaya girip, örtünürlerdi, erkekler kendi aralarında, kadınlar da kendi aralarında konuşurlardı.

Günler kısa, geceler uzun olduğu için kış ayları ziyarette tercih edilir, geç vakte kadar oturulurdu. Bayanlar genellikle gündüz davet edilir, biri eve geldiğinde, ev sahibi kendisini karşılar, eğer kendisinden büyükse elini öperdi, aynı yaştaysa ellerini dudaklarına ve alnına götürerek selamlardı. Misafirler içeri alındıktan sonra, ev sahibi, misafirlerden özür dileyerek ayrılır ve gelenlerin giderken zorluk çekmemesi için ayakkabılarını düzenlerdi. Salona döndüğünde misafirlere kahve hazırlanırdı. Eğer evde hizmetçi varsa, kahveyi hazırlayıp verir, bir köşede ellerini göbeğinin üzerinde birbiri üzerine bağlayarak durup fincanların boşalmasını beklerdi. Eğer gelen üst düzey biriyse, ev sahibi kapıya kadar, eğer alt düzey birisiyse birkaç adım arkasından giderek misafiri yolcu ederdi.

TEKİRDAĞLILAR’IN SABIRSIZLIKLA BEKLEDİĞİ KIŞ GECESİ EĞLENCELERİ

            Tekirdağlılar geceler uzun olduğu için kış günlerini sabırsızlıkla beklerdi. Hem sohbetler, hem de  eğlence  zamanı  uzardı. Kar  yağışı  fazla  olduğu  için  komşular  birbirine karların içinden tünel açarak giderdi. Fitilli petrol lambalarının aydınlattığı mekânlarda, Odun ateşinde hazırlanan korların konduğu mangallara ısınılmaya çalışılır, gece geç saatlere kadar oturulurdu. Vakit ilerledikçe, badem, bulama, üzüm turşuları, fındık, leblebi, ceviz, kestane yenilir, hardaliye ve daha önceden hazırlanan bozalar içilerek, keten helvaları yapılır, sabahlara kadar sohbetler sürerdi, sabah evlere dağılınırdı. Yüzük veya fincanla oyunlar oynanır, maniler söylenerek masallar anlatılırdı. Mahallenin gençleri karlı havalarda mahallelerindeki akşamdan bayırlara su döküp, sabaha kadar donarak buz olan yerlerde kızakla kayardı. Bazıları da merdivenle kayardı. Bu kızak eğlencelerine hemen hemen herkes katılırdı. Çocukların ve gençlerin hava soğuk olmasına rağmen yüksek yerlerde uçurtma uçurttukları görülürdü. Kardan adamlar yapılıp, kartopu oynanır ve bu oyunlara katılmayanlar kartopuna tutulurdu.

TEKİRDAĞ’DA ESKİDEN DENİZDE EĞLENMEK BİR ZEVKTİ

Yaz mevsimi geldiğinde Tekirdağlılar için ayrı bir zevk yaşanırdı. Sahilde geç vakitlere kadar gezinilir, kayıklara binilirdi. İyi yüzme bilenlerden bazıları kayıkla açılır derin sularda yüzerdi. Her şey bol ve ucuzdu, taze francala ekmekler alınır, denize açılınırdı, denizde Ermeni vatandaşların küçük tekneler içinde sattığı kuzu, koyun başları, beyin ve dil gibi ürünler alınarak karınlar doyurulurdu.

Ayın tam göründüğü gecelerde, bol paçalı pantolon giyen, kolları sıvalı, beyaz ya da siyah mintan giyen, beli kuşaklı, kaytan bıyıklı, gözünü hiç birşeyden sakınmayan sandalcıların sandallarına binilir, denize açılınırdı. Sandalın arka tarafına kilimler serilir, genellikle tutulan balıklar mangal ateşinde pişirilerek meze yapılırdı. Neşeyle herkes güler eğlenirdi. Bu kayıklarda ince saz takımları veya zurna, klarnet bulunurdu. Sesi güzel olanlar şarkılar, türküler, gazeller söylenir, naralar atılırdı. Sahilde bulunan evlerin pencereleri açılır, herkes bu güzel şarkıları büyük bir zevkle dinlerdi. Rakı içilmesine rağmen kimse kimseyi rahatsız etmez, bir olay çıkmazdı, Bu deniz eğlenceleri sabah gün ışığına kadar sürerdi.

Tekirdağ’ın o dönemlerde plajları yoktu, bugün bizim plaj dediğimize o zamanlar deniz hamamı denirdi. Deniz banyoları için, şimdi, Yelken Kulüp tarafında yerinde olmayan sahil un fabrikası’nın olduğu yerdeki deniz hamamına gidilir, çuval ya da hasırla kapatılan yerlerde soyunulur, peştemalla yüzülürdü.

Öteki deniz hamamı, şimdiki Kültür Müdürlüğü ile Orduevi arasında, Âşıklar Yolu adını alan yerde çapkın delikanlıların, Rum olan hamam sahibinin güzel kızlarını görmek için

yıkanmaya gittikleri yerdi. Daha sonraki yıllarda Belediye Plajı yapılan şimdiki Emniyet Müdürlüğü ile mezarlık karşısında,  akşamları çoğunlukla Türklerin gittiği bir deniz deniz hamamıydı, Karpuz zamanı buraya gidenler için büyük bir zevkti, çünkü karpuzlar alınır ve deniz içinde oynanırdı. Deniz hamamları öğleye kadar kadınlara, öğleden sonra da erkeklere ayrılırdı.

ESKİ  TEKİRDAĞ’DA TOPLUMSAL STATÜ GÖSTERGESİ;  OKULA BAŞLAMA

3 Mart 1924 Tevdih-i Tedrisat Kanunu’nun ( Eğitimin Birleştirilmesi Kanunu ) çıkarılana kadar çocukların ilk kez okula başlamaları için, çocuğun ve ailenin yaşadığı en önemli olaylardan olan törenler yapılırdı. Bu törenler sünnet düğünleri kadar önemliydi. Okula başlama törenleri ailelerin sosyal statü ve ekonomik durumlarına göre farklılık gösterirdi. Ailesi tarafından okula gönderilecek çocuk için günler öncesinden
hazırlıklar yapılır, evler temizlenirdi. Yapılacak hazırlıklarda ailenin maddi durumu önemliydi. Yapılacak törenden önce evin temizliği bitirildikten sonra hamama gidilir, okula başlayacak çocuk da bir güzel ovalanır, yıkanırdı. Okul temiz başlaması sağlanırdı. Tören yapılacağı gün aile sabah erkenden kalkar, çocuğuna yepyeni elbiselerini giydirirdi. Törenden bir gün önce çocuğun öğrenmeye istekli olması, saygılı bir insan olması için türbelere götürülür, dualar edilirdi.

            Çocuklar genellikle 4,5 – 5 yaşlarında okula verilirdi. Maddi durumu uygun olanlar törene kendi evinde, olmayanlar da ya komşu evinde veya bir camide başlardı. Çocuğun boynuna atlastan yapılan bir kese ve cüz kesesi asılır, başına fes veya takke, takkenin de üzerine maşallah yazılı elmas taşlar takılırdı. Çocuk hangi okula gönderilecekse, o okulun hocaları ve öğrencileri ilahiler okuyarak eve gelirler, diz çöker ve okula gidecek çocuk hoca önüne oturur, rahleye alfabe ( elif ba ) konarak hoca besmeleyi çocuğa çektirir ve hep birlikte âmin denirdi. Bu arada tekbirler getirilir, sofralar kurulurdu. Çocuklara ve komşulara simitler, aşureler ve çeşitli tatlılar verilirdi. Durumu iyi olanlar çocuklar evden çıkarken onlara paralar, hocalara da hediyeler verilerek, törene katılmak isteyen mahallelinin de katılmasıyla çocuklar okula gönderilirdi. Çocuğa okulun yaşça büyük, güvenilir birisi kalfa tayin edilir, artık çocuk onun gözetiminde olur, kalfa çocuğun yemeğinden de sorumlu olurdu. Çocuk her gün okula giderken eline sefer tası verilir, kalfa tarafından yemeği yedirilirdi. Çocuk okul çıkışı bu kalfa tarafından eve teslim edilir, terbiyesinin bozulmaması için sokaklarda gezdirilmez, başka çocukların evine gönderilmezdi. Çocuk bütün oyunlarını evde oynardı, ancak büyüdüğünde
güven  duyulan  aile  çocuklarıyla oynardı. Kalfalara her hafta para, bayramlarda da hediyeler verilirdi. Bu tür okullar zamanla toplumun ihtiyaçlarına cevap vermediği için Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Cumhuriyet dönemine kadar varlıklarını sürdüren bu okullar,1924 yılında çıkarılan Öğretim Birliği Kanunu ile tamamen kaldırılmıştır.

TEKİRDAĞ’IN  ESKİ  RAMAZAN GÜNLERİNDE YAŞAM

            Eskiden bugünkü gibi ne radyo ne televizyon olmadığı için, Ramazan başlangıcı ancak yeni ayın görünüşüne göre belirlenirdi. İnsanlar bu ayı görmek için birbirleriyle yarışırlardı. Çünkü kim önce görüp yanında iki şahitle kadı’ya giderse, Ramazan başladığı
Kadı tarafından onaylanır, haberi veren kişilere de bir ya da iki mecidiye para verilirdi. Tekirdağ’da ayın en güzel göründüğü yer ise Yeniköy eski adıyla Nikori idi. Burada Ay’ı
görenler hayvan sırtında Tekirdağ’a kadar gelir kadı’ya bildirirlerdi. Tellallar aracılığıyla duyuru yapılır Ramazan da başlamış olurdu.

             Tekirdağlılar Ramazan gelmeden önce hazırlıklarını yaparlar, kilerlerini doldururlardı. Bugün hala yapılan kesme ve yufka öncelikle hazırlanırdı. Büyük bir coşku içinde tellalların davuluyla duyurulan Ramazan’ın gelişi beklenirdi. Süleymanpaşa Belediye binamızın alt tarafında, eski İttihat ve Terakki binası olan şimdiki Valilik Kültür Merkezi arasında 1908 yılında Tekirdağ’ın en yüksek mülki amiri Ömer Ali Bey’in 2. Meşrutiyet’le Hürriyet gelmesi üzerine yaptırdığı Hürriyet Abidesi’nin bulunduğu bahçeden fişek atışlarıyla iftar zamanı bildirilirdi. Bu bahçede aynı zamanda iftar saatinde sazendeler bulunur ve çalarlardı. Fişek atılmasını izleyerek camilerde ezan okunurdu. Top atma âdeti ise daha sonraları Soğukkuyu’da başlatılmıştı. Sonraları bu adetten de vazgeçildi.

İftardan önce, bugünkü gibi fırınların önleri dolar, yumurtalı, sucuklu, pastırmalı, peynirli pideler yaptırılırdı. Tekirdağ’ın meşhur ayva, vişne ve kayısı reçelleri, çeşitli peynirler iftariyelik olarak yenir daha sonra çorba içilirdi. Yine Tekirdağ’ın hiçbir yerde lezzetine rastlanmayan diş buğdayından yapılan ekmek ya da pide eşliğinde meşhur puf ve su börekleri ile yemekler yenir, daha sonra da, yine meşhur cevizli ya da fıstıklı baklavalar yenirdi. Bundan sonra ise üzerine karanfilli hoşaf, üzüm, kayısı hoşafı ya da ferahlatıcı özelliğiyle üzüm ve siyah hardalla yapılan hardaliye şerbeti içilirdi. Oruç açıldıktan sonra namaz kılınır, çubuklar, tütünler ve Yemen’den getirilen kahveler eşliğinde  içilir, kahveden sonra, hazırlık yapılır ve teravih namazına gidilirdi.

Halkın huzurlu bir Ramazan ve bayram geçirmesi için alınan tedbirler vardı. Bir yandan vatandaşların asayiş bakımından güven içinde günlerini geçirmesi için tedbirler
alınırken, öte yandan da fakir fukara düşünülerek Ramazan ayı boyunca gıda ürünlerine ZAM yapılmaması için  “ Ramazan Tenbihnamesi ” yayınlanırdı. Zam yapanlar ağır cezalara çarptırılırdı. Mahalledeki fakir, dul ve yetimlere, öksüzlere yapılan yardımlar, kimseye hissettirilmeden, varlıklı olanlar tarafından yapılırdı, yapılan bu yardımlara “ Ramazaniye” adı verilirdi. Kentin varlıklı kişileri ve orta halli insanları evlerinde Ramazan’ın 15’inden sonra iftarlar verirler ve kapıları herkese açık olurdu. Zengin fakir herkes iftara katılırdı. İftar
yapılıp, iftara katılanlardan birinin Kuran okumasından sonra, fakir olanlara keseyle gümüş ya da altın verilir, diğerlerine ise, gümüş tabak, kehribar teşbih gibi hediyeler “ Diş kirası “ adıyla verilirdi. Bu iftarlar genellikle konaklarda verilirdi.

Yapılan iftar ve içilen kahve sonrası, Teravih namazına gidilirdi. Camii sayısı yeterli olmadığından, insanlar 1900’lerde Hükümet binası önündeki alana hasırlar serip, bir hoca eşliğinde namaz kılarlardı. Teravih sonrası ise, sohbetlerin kopkoyu yapıldığı kahvelere gidilirdi. Kahveler insanları almaz, sokaklara hasırlar sererek otururlar, sohbete devam ederlerdi. Sahura kadar devam eden sohbetler sonrası evlere dönülür, davulcu ve yanında fenerci olduğu halde insanları güzel davul nağmeleriyle uyandırmaya çalışan davulcularla karşılaşırlardı. Sahura kadar oturan insanlar yemeklerini yedikten sonra, ertesi gün öğleye kadar dükkânlar ve iş yerleri kapalı olduğu için uyur dinlenirlerdi.

Tekirdağ’da bulunan Ermeni, Rum, Yahudi cemaati için de Ramazan çok özeldi. Onlar da iftarlara davet edilir ve davet edildikleri gün günah olmasın diye oruç tutarlardı. Eski adı Papa Hortafilakos, Papa Sinanidis, Papa Yorgi, Papa Vasil olan bugünkü Ertuğrul mahallesinde yoğunlaşmış olan Hristiyan cemaati kesinlikle saygılarından gündüz dışarıda bir şey yemezlerdi.

 Ramazan sonu yaklaştığında bayram hazırlıklarına başlanırdı. Genellikle alışverişler şimdiki bedestende ve çevresinde toplanan tezgâhlardan, dükkânlardan yapılırdı. Davulcular da, bahşişlerini toplarlardı. Ama Bayram’a iki gün kala esnafın olduğu bedestene gelirlerdi, çünkü bayram’dan iki gün önceki güne “Şerife”, bayrama bir gün kalan güne de “ Arife ” derlerdi ve şöyle seslenirlerdi, “ Yarın arife öbür gün Bayram “ Allah mübarek etsin! “, bu bir tür bahşiş isteme biçimiydi. Ramazan bayramda sunulan tatlılarla biterdi.

ESKİDEN TEKİRDAĞ’DA  NASIL YEMEK YENİRDİ ?

Eskiden orta halli bir Tekirdağlı’nın evinde en azından bir inek bakılır ve sütü sağılır, tereyağ, yoğurt, peynir evlerde yapılırdı. Tekirdağlılar tarlalarından elde ettikleri buğdayı, o zamanlar şimdiki İmam Hatip Lisesi’nin olduğu yerdeki, Endüstri Meslek Lisesi’nin yukarısında olan Tepe Değirmenleri ve Çiftlikönü’nde Ermeni Mezarlığı’nın üstünde bulunan
toplam 11 değirmenden birine götürürler, buğdaylarını öğütüp, mahalle fırınlarında ya da evlerinde nefis ekmekler yapardı. Evlerinde besledikleri kaz veya kuzu etinden sucuklarını kendileri yapardı. Tekirdağ evlerinde yapılan yemekler ve içecekler giderek kaybolmaya başladıysa da halen yaşatılmaya çalışıldığını görmekteyiz.

Yemekler ve ekmekler tahtadan yapılan, altına örtü konulan yer sofrasına konurdu. Herkes bağdaş kurarak oturur, herkese birer peşkir verilirdi. Yemekler tahta kaşıklarla yenirdi, durumu iyi olanlar ise gümüş kaşıkla yerdi. Yemek bitince sofraya ibrikle su getirilir, herkes ellerini sabunla yıkar, verilen peşkirle ellerini kurulardı. İçecek olarak genellikle şıra, boza ve şerbet içilirdi. Yemekte önce çorbalar içilir, sonra sebze ürünleri, et yemekleri ve pilav yenirdi. Mevsime göre her meyve sofraya konurdu. Yemekler ailenin durumuna göre oda veya sofada yenirdi. Sofraya önce büyükler oturur, onlar başlamadan yemeğe başlanmazdı, Yemek bitiminde mutlaka sofra duası yapılırdı.

TOPLUM  DAYANIŞMASININ   SEMBOLÜ ESKİ  TEKİRDAĞ  KAHVEHANELERİ

Kahvehaneler Tekirdağ’ın sosyal yapısı üzerinde önemli rol oynamış, devam edenlerin özelliklerine göre sosyal yaşamı etkilemişlerdir. Edebin, erkânın öğrenildiği kahvelerde hiçbir yerde alınamayacak bilgiler elde edilir, adeta bir okul görevi görürdü. Çay kahve tiryakilerinin yanında, Tekirdağ’ın tanınmış hayırsever kimseleri de bu kahvelere devam ederdi. Buralarda asla dedikodu yapılmaz, tavla, domino ve dama gibi oyunlar oynanır, çeşitli fikir alışverişinde bulunulurdu. Özellikle kış mevsimi geldiğinde, Bayram günleri yaklaştığında her semtin ileri gelenleri kahvelerde toplanır, mahallede ihtiyacı olanlara kömür, para, doktor, yiyecek yardımları yapar, okula başlayacak olan yetim ve öksüz çocuklarını okula gönderirler, onları giydirirler, paraya sıkıntısı olanlara yardım ederlerdi, birinin borcu varsa onun borcunu gizlice öderlerdi. Mahallede hasta olanlar ziyaret edilir, birbirlerini arayıp sorarlardı.

Tekirdağ’ın eski dönemlerde en meşhur kahveleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün de, eline 99’luk necef tesbihini, yanına da köpeği Alp’i alarak, sık sık kahve içmeye gittiği şimdiki Şifa eczanesinin olduğu sokakta bulunan ve 1929 yılında yanan Şadırvan kahveleriydi. Kandillerle aydınlatılan, bu şehrin nabzını tutan Tekirdağ’ın kültürünü yansıtan kahvehaneler eskiden yerine getirdikleri fonksiyonları giderek kaybetmiş, artık gürültülü, maçların izlendiği yerler haline gelmiştir.

SOSYAL YAŞAMIN RENKLİ  ÖRNEĞİ ; ESKİ  TEKİRDAĞ  TULUMBACILARI

 Yüzyıllardır Osmanlı toplumunun başına gelen en büyük felaketlerden biri de evlerin ahşap olması dolayısıyla çıkan yangınlardı. Türklerin, Rumların ve Ermeni evlerinde ısınmak için kullanılan, sönmeden unutulan mangallardan çıkan kıvılcımların meydana getirdiği yangınlar Tekirdağ’daki ahşap evleri bir anda kül ediyordu. Şimdiki Hükümet Konağı yerinde olan ahşap konak ile Hacı İlbey İlköğretim okulunun bulunduğu yerdeki eski Hükümet Konağı ile Kültür Müdürlüğü ile Müze arasındaki ahşap evler söndürülememiş ve yanmıştı.

            Osmanlı toplumunda, daha sonra kendisine paşa ünvanı verilecek Macar Ödön Szechenyi gelip, 1874 tarihinde itfaiye alaylarını kurana kadar itfaiye teşkilatı yoktu. İtfaiye teşkilatı  Tekirdağ’da ancak 52 sene sonra kurulmuştu..

Tekirdağ yangınları İtfaiye teşkilatı kurulana kadar tulumbacılar tarafından söndürülmüştür. Tulumbacılar Tekirdağ toplumunun en renkli ve sosyal durumunun en güzel
göstergesi olan söndürme birlikleriydi. Günlük yaşam ve folklorik özellikleriyle dikkati çeker. Delikanlıların tulumbacı olmak için özendikleri tulumbacıların Orta Cami, Akçeşme, Çiftlikönü, Hasan Efendi, Peştemalcı, Kurnalı, Sandalcı ve Yahudi Mahallesi gibi
mahallelerde de yangın koğuşları bulunurdu. Genellikle ya bir kahvehaneyi ya da büyükçe bir odayı koğuş olarak kullanır, dört kişi tarafından taşınan sandıklarını buralarda tutarlardı. Bu yüzden de birbirlerine omuzdaş derlerdi. Yangına giderken dizlik denen beyaz  kilot, uzun
keçe külah, beyaz kolsuz fanila, ayaklarında yemeni denen deri ayakkabı giyerlerdi. Mahalle  terbiyesiyle büyümüş bu külhanilerin arasında Pazar esnafı, balıkçı, sandalcı, kahveci, paşazadeler, kalem efendileri, medrese görmüş kişiler de olurdu. Yangın haberi alınca sıcacık yataklarından fırlar, arkadaşlarına katılırlardı. Örneğin, Sandalcı Mahallesi ( şimdiki amfitiyatronun olduğu yer ) tulumbacıları Yavuz Mahallesinde yangın olsa ve yangın söndürülse dahi yangın yerine giderdi, Bu dededen kalma adet ve fiyaka sayılırdı. Mahallenin tulumba sandığı semt sakinlerinin yiğitlik, şeref ve namusuydu. Sandıkları rahat taşımak için, spor yaptıklarından pazuları şişkin, güçlü kuvvetli, gözünü budaktan esirgemeyen delikanlılardı.

Hükümet Caddesi’nden geçerken kendilerini izleyen kalabalıklara gösterircesine, naracı “ Haayt “ diye  başlayıp, “ Karada aslan, deryada kaplan, var mı bize yan bakan. Yaman gelir, yaman gider, şahin gibi uçar Sandalcı Mahallesi köleleri ” diyerek nara atardı. Yangına giderken ve dönerken önceki sandığı geçmek büyük bir zaferdi. Arkadan gelenlerin geçmemesi için sürekli arkayı dikizlerlerdi. Arkadan gelen yaklaşırsa kavga çıkarırlardı. Yangın yerine bugün birçoğu kalmayan çeşme ve şadırvanlardan su taşırlardı. Yangın yerine
gittiklerinde, evi yananla pazarlık yaparlar bahşiş almadıklarında söndürme işini geciktirirlerdi. Sıcak günlerde Tekirdağ’ı sulayan bu tulumbacılar, Ramazan günleri de davulculuk yapar ellerinde fenerlerle mahalleleri dolaşırlardı. Güzel mani okur, bahşiş toplamaya çalışırdı.

            Tekirdağ’ın anılarında kalan bu yiğit, gözü pek, Yunanlılar’ın şehirden giderken çıkardıkları yangınların söndürülmesi için çok büyük hizmetler veren tulumbacılık teşkilatı 1924 tarihinde kaldırılmış, 1926 tarihinde de İtfaiye Teşkilatı kurulmuştur.

SONUÇ

İnsanların ortak bir yaşam sürdürebilmek için birbirleriyle işbirliği halinde olmalarının
örneğini geçmişte yaşanan Tekirdağ’da görmekteyiz. Aslında, Tekirdağ’ın sosyal yaşamını belirli bir sınırlamaya tabii tutmak sürekli evrimleşen kültürün doğal yapısına aykırı olsa
da, belirli bir dönemindeki sosyal yapısını ele aldığımız Tekirdağ bize geçmişten süzülüp gelen kent kültürünün yapısı ve sosyal dokusu hakkında önemli bilgiler vermektedir. Kentin
dokusunda yer bulan Tekirdağ sosyal yaşamı kendisine özen gösterilmesini beklemektedir. Çünkü bu özenin ortadan kalkması kentin kültürünü acımasızca yok eder. Tekirdağ insanının Tekirdağ’ı Tekirdağ yapan değerlerle kuracağı yakın bağ, onlarda kent kültürünü
koruma arzusunu oluşturur. Geçmiş bugünün Tekirdağ’ına ne kadar yansırsa, kent kültürünün  korunması da o kadar güçlüdür. Geçmişin yansımaları azaldıkça Tekirdağ’ın korumasızlığa mahkûm olacağı unutulmamalıdır. Tekirdağ’ı bütün sosyo-kültürel varlıklarıyla korumak güçlü bir aidiyet duygusuyla geleceğe dönük yaratıcılığı da güçlendirir.

facebooktwitterrsssanalbasin.com üyesidir
online alışveris

59.COM.TR ve alt sayfalarında gezdiğinizde kullanım şartlarını kabul etmiş sayılırsınız. Sitede yer alan her türlü yazılı ve görsel materyalin kaynak belirtmeden izinsiz kopyalanması ve kullanılması 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na göre suçtur. Her Hakkı Saklıdır. © 2015